SON DAKİKA

Beyazperdenin unutulmayacak Aşıkları Köşesi

Bu haber 13 Mart 2018 - 8:42 'de eklendi ve 107 views kez görüntülendi.

Değerli Okuyucularım, oldukça uzun bir zamandır çeşitli nedenlerden ötürü uzak kaldığım dünya ünlülerinin hayat hikâyelerine dokunan köşeme yeniden dönmenin mutluluğu içinde sizlere yeni bir düzenleme ile Merhaba diyorum. Umarım bu uzun süreç sizlerin merakla okuma keyfinizi söndürmemiştir.       

İnternet gazeteleri sayfalarında o kadar değişik konularda insan ruhunu olumlu ya da olumsuz yönde etkileyen yazılar var ki!..  Zamanın gerisine uzanmak, ya da bir zamanlar gerçekte yaşadıklarını beyazperdeye yansıtabilmiş oyuncuların özel yaşamları ne derece bugün yaşananlarla ilintili olabilir bilemem ama tek bir gerçek var ki; insanoğlunun mesleği, yönelimleri her ne olursa olsun her devirde tek bir tutkusu olmuştur o da AŞK! Bu sebeple içinde bulunduğumuz karanlık ve kanlı çağın insanlık açısından şüphesiz ki, eskiden olduğu gibi geçici bir süreç olduğunu bilmek ve geçmişte yaşananlardan kendimize  başarabildiğimiz oranda dersler çıkarabilmek!.. Bu sebeple hayatımızın daha biz dünyaya gelmeden önce yazılmış bir senaryo olduğu düşüncesinden yola çıkarak dünya film endrüstrisini yaratmış Hollywood gerçeğindeki oyunculara verilen senaryolar içinde çeşitli zorluklara karşı direnen tek olgu AŞK kavramının sadece rol icabı olmayıp, en az diğer insanlar kadar gerçek yaşanabildiğinin göstergelerini kullanarak ve empati, sempati yeteneğimle sizler için birkaç satır karalamayı düşündüm. Başarım sizin okuma yetinizle ve merakınızla sınırlandırılacaktır.

Sevgi ve Saygılarımla…

SABRINA ve BILL ilk köşemin konukları olacaklar. Sabrina kim? Bill kim? Ve neden bu isimleri kullandığıma gelince; Sabrina; Audrey Hepburn’un beyazperdeye silinmeyecek kimliği ve naturel güzelliği ile yerleştiği filmin adı ve Bill‘de Amerikan sinemasının Altın Çocuğu William Holden’in kısaltılmış adı… Hiç şüphesiz bu filmde karşılaşmış olmasalardı, mutlaka başka bir senaryoda bir araya gelebilirlerdi ama o şartlarda böylesi acımasız, böylesi tutkulu, böylesi umarsız bir aşk alevi yanar mıydı bilinmez ama şimdi size anlatacağım ayrıntılar ışığında “Sabrina” filmini ve birlikte oynadıkları diğer sayılı filmi bulup seyrederseniz “Aşk” olgusunun her türlü yaratıcılık isteyen meslekte ne denli önemli bir yer alabileceğini anlayacaksınız. Evet; şimdi Amerikan film endrüstrisinin özellikle ikinci dünya savaşı sonrasında kısır kalmış, sabun köpüğü addedilen senaryolarının piyasada tutabilmesi için öncelikle oyuncuların, mekanların ve kostümlerin seyirciye oldukça çekici gelmesi gerekiyordu. Dolayısıyla başrollerdeki kadın ve erkek oyuncuların kimyalarının birbirini tutması, yapımcılar için biçilmiş kaftandı. Hele bir de birbirlerine gerçekten aşık olmuşlarsa, senaryonun perdeye aktarımı bir o kadar daha güçlenebiliyordu ki, bu da Paramount, MCM gibi büyük şirketler için kucak dolusu para demekti. Tabii oyuncuların yaşam kaliteleri açısından da…

Bu aşk hikayesine başlarken öncelikle mağdurların kimliklerini biraz açıklamam gerekli şüphesiz!  William Holden (beyazperde adı ile) köklü ve eğitimli bir aileden gelen İrlanda, İngiliz, Alman karışımı son derece çekici, yakışıklı ve özellikle kadınları etkileyici bir ses tonuyla, özellikle kendine aşık etmek istercesine güzel bakan ve gülümseyen bir erkek! Fakat aile içi ilişkilerde bir hayli üzülmüş, babasıyla çatışmış ve pilot kardeşini Pearl Harbour baskınında kaybetmiş ve bir oyuncu için oldukça erken bir zamanda karşısına çıkan kendinden üç yaş büyük bir oyuncuyla, onun ilk eşinden olan beş yaşındaki kızını da nüfusuna geçirerek evlenmiş merhametli bir erkek…

Gelelim şimdi Hollywood’daki seksi sarışınlar arasında kendini göstermeye çalışan, Twiggy model denebilecek kadar ince, kemikli omuzları 34-36 beden Givency mankeni, badem gözlerine siyah eye-liner makyajını en göze batan haliyle yakıştıran ve o dönem kadınlarının giyim ve makyaj tarzlarını tamamen değiştirecek kadar güçlü ve belki de bir barones olan annesinden aldığı ciddi disiplinle yürüyen Audrey’e… Sabrina’nın kimliğini yansıtacak bu ürkek tavırlı, masum yüzlü kaküllü genç kız, aslında deneyimli kurt oyuncu Casablanca’nın Ingrid Bergman’a aşık Ricky’si Humphery Bogard’ı çileden çıkarmış gibiydi. Yönetmen Billy Wilder ile ve hiç anlaşamadığı kardeşi rolünü alacak olan Will Holden ile sürekli tartışma içinde geçen setler; aslında kendisinden 25 yaş küçük bu yeni bebek yüzlünün hiç de göründüğü kadar sakin ve tepkisiz olmadığını gösterecek ve Bogard’da centilmen nezaketiyle Linus Laraby rolünü hazmedecekti. Bu arada en önemli ayrıntı; rol gereği saçları sarıya boyanarak; safir mavisi gözleri iyice belirginleşen, elinde viski bardağıyla Sabrina’nın etrafında dört dönen Bill’in kartal kanadının rol arkadaşlığından bir kademe daha ilerlemiş olmasıydı. Bogard’ın hırçın karakterinin Audrey’i etkilemesinden çok; Holden’in derin mavi gözlerinin ve etkileyici ses tonuyla gülüşünün ve nazik yemek davetlerindeki keyifli sohbetlerinin Audrey’i bambaşka bir aleme götürdüğü her ikisinin de gözlerinden okunmaya başlamıştı çoktan…

Sabrina’nın senaryosunu set haricinde de yaşıyor gibiydiler. Daha filmin çekimleri bitmeden çift arasındaki aşk dedikoduları Paramount stüdyolarında yayılmaya başlamıştı bile… Şüphesiz bu aşk dalgalarının Mrs.Holden’in kulağına çarpmaması imkansızdı. Audrey’e şok teklif gelmekte gecikmedi ve William karısının Audrey ile tanışmak istediğini gülerek sevgilisine söyledi. Audrey şaşkındı. Bu nasıl bir kadındı ki, evli olduğu adamın sevgilisi olmasına aldırmıyor üstelik onu yemeğe çağırıyordu. Mrs.Holden kocasının bundan önceki sayısız gönül maceralarına öylesine alışkındı ki bu kızın da bir gönül macerasından öte olamayacağını düşünüyordu. Ancak karşısında kendisinden on beş yıl daha genç, pırıl pırıl, gözlerinin içi gülen kibar ve zarif bir hanım görünce şaşkınlığını gizleyememişti ve gergin geçen bir akşam yemeği ardından Mrs.Holden ilk kez kocasına aşık bir kadından bu denli korkabileceğini kendine itiraf etmişti.Kocasını kaybetmek üzereydi ve sert bir şekilde kocasına karşı saldırıya geçti. Basın ve dedikodu yayım organları da sözde mutlu yuvanın dağılmaması için ellerinden geleni yapmaktaydılar. Fakat başa çıkılamayan en önemli ayrıntı o spirituel; o açıklanamayan; o sınır mantık tanımayan Aşk’tı! Bayan Holden’in bütün çabalarına rağmen Bill; son sürat aşkına ve içmeye devam ediyordu ve Sabrina’nın çekimleri devam ederken Bill, ona evlenme teklifini yapmıştı bile… Bu sırada Sabrina’nın Newyork’da çekilecek bölümleri için olağanüstü hazırlıklar tamamlanmış, muhteşem üçlü Manhattan, Long Island, Wall street de gazeteci seli takibi altında dolaşmaya başlamışlardı. Bu göz kamaştırıcı ortam içinde liseli aşıklar gibi görünen Audrey ve Bill halkın sadece film aşkı olarak görebildiği gerçek bir Aşk ilişkisinin içinde tozpembe dünyalara doğru yuvarlanmakta iken Bill’in uzun bir süredir Audrey’e söylemeye cesaret edemediği soğuk gerçek ortaya çıktı. Bu belki de Bayan Holden’in kocasından aldığı en korkunç intikamdı. Birlikte asla bir çocuk sahibi olamayacaklardı ki; çocuk sevgisi ve arzusu Audrey’de adeta tutku halindeydi. Bu açıklama Audrey’e son derece yıkıcı gelmişti ve Sabrina’da perde inerken onların evlenme planı da suya düşmüş oluyordu. İki aşık kendilerini bekleyen farklı maceralara başlarken Audrey, karısından dört çocuğunu bırakarak ayrılan Mel Ferrer’in samimi ve sıcak kollarında; Bill’de To-Ko-Ri köprüsünde onu bekleyen Perdenin soğuk sarışını olarak yorumlanan ama aslında ateş topu Grace Kelly’nin kucağına doğru koşmaktaydı. 1954 Eylül’ünde Audrey Mel Ferrer ile evlenirken; Bill de To-Ko-Ri Köprüsü çekimlerine başlamış ve karısı rolündeki Grace’i Audrey’in yerine oturtmuştu bile… Gerçekten de Mogambo’da aşık olduğu Clark Gable’dan yaş farkı nedeniyle red cevabı alan Grace; Holden’in kadınlara iyi gelen o muhteşem gülüşü ve melodik ses tonunun etki alanına girmiş ve yaralı aslanın yaralarını sarmaya söz vermişti. Gerçi çekimleri kısa sürede tamamlanan  filmin süresi Grace’in tam anlamıyla Bill’in yaralı yüreğine yerleşmesine yeterli gelmemişti ama önlerinde içinde Bing Crosby’nin Grace’e muhalif olduğu bir proje “ Taşralı Kız” vardı. Crosby kariyerinin doruğundayken ilk kez bu filmde alkolik kötü adam karakteri çizecekti ve bundan hiç hoşlanmamıştı. Acılı karısı rolündeki Grace için de bu rol sevimsiz görünüyordu ama Bill’in ona aşık olan iradeli oyun yönetmeni rolü biçilmiş kaftan gibi olmuştu ve senaryonun sıradanlığı onları birbirlerinin kollarına atmıştı bir anlamda… Grace  Holden’e aşık olmuştu ve parlıyordu. Holden de Audrey’i unutmuş görünüyordu ama bu büyü Grace’in onu ailesiyle tanıştırma girişiminde bozulacaktı. Grace’in babası Mr.Jack Kelly kendi çabalarıyla zengin olmuş ve film yıldızları kadar yakışıklı ve sert mizaçlı bir adamdı. Kızının evli ve üstelik çapkınlıkları ayyuka çıkmış bir adamla birlikte olmasına karşı olacağı kesindi. Tanışma törenleri nezaketten öte tartışma ve gözyaşlarıyla sonuçlandı. Bill kaçarak evi terk etmişti. Grace cephesinde ise durum farklıydı. O onaylı ya da onaysız Bayan Holden olmak istiyordu. Bardağı taşıran damla Bill‘e evlenebilmeleri için kilise onaylı din değiştirme teklifi oldu ve sonuç yine Ardis Holden’in lehine olmuş gibiydi. Ancak Bill’in duygusal hayatındaki bu bir türlü sükunet bulmayan ilişkiler onu son derece yıpratmış ve alkol bağımlılığını arttırmıştı. Ancak ailesi yine bir aradaydı ve Grace de böylesi bir ayrılıktan karlı çıkmış gibi görünüyordu.(Hayatının sonu düşünülürse ne derecede mutlu oldu bilinmez…?) Monako prensesi olmak üzere Hollywood’u terk edecekti. Son bir ödül töreninde “Taşralı Kız” Oscar’ı sevgilisinin elinden alarak ona son kez veda etti.

Gelelim 1962 senesine;Audrey ve Bill’i tekrar bir araya getiren yeni bir senaryo yazılıyordu.”Ağustos’da Paris” ya da diğer adıyla  “Paris’de Aşk Başkadır” Biraraya gelerek harika bir oyun sergileyeceklerdi şüphesiz de; Audrey’in çalkalanan evliliğinden çok; Bill’in yine sıkı bir ilişki yaşadığı  Capucine adlı sarışın afet vardı ortada! Bill onunla Kenya’da “The Lion” filminin çekimlerinde tanışmış ve orada alkol yüzünden hastanelik olurken Capucine onun Florance Nightingale’i olmuştu. Hırslı ve dirayetli bir kadındı ve bayan Holden’le yüzyüze gelmekten de çekinmemişti. Hatta öyle ki; Bill evliliğine son noktayı Capucine ile koymayı bile düşünmüştü. Yıllar sonra Bill’i ciddi bir alkolik ve çökmüş görmek Audrey’i üzmüştü ama; Paris’de Aşk başlayınca, Bill küllendirdiği aşkını yeniden tutuşturup; küçük estetik cerrahi dokunuşlarla kendine çeki düzen verip, yenilenmiş bir heyecanla Audrey’e sarılmakta gecikmedi. Belki onu bu film sayesinde yeniden kazanacağını düşünmüştü. Fakat beklenen olmadı. Filmdeki öpüşme sahneleri oldukça gerçekti ama, Bill’in ilişkisi ve alkol bağımlılığı Audrey’deki kora dönmüş ateşi iyice küllendirmişti. Bill çaresizliğin eşiğinde zor günlerinde sevgiyle ve tutkuyla yanında olan kadınla son bir kez şansını denemek istedi ve onunla üç hafta sürecek bir yat yolculuğuna çıktı. Sonuç yine hüsrandı ve Bill’in 25 yıllık karısından boşanmasına yine gerek kalmamıştı. Holden’ler 1971’e kadar evli kaldılar ama mal paylaşımı yaparak 1971 den itibaren William hayatını kaybettiği 1981’e kadar özgür kalmıştı. Fakat bu özgürlük ona aşık olan kadınların sayısını arttırmak dışında bir işe yaramamıştı belki de çok geçti artık…

Bu arada Audrey aşıkları bir yana mantığı daha ağır basan ve çocuk sevgisini tatmin eden bir evlilik daha yaşadı. İtalyan asıllı bir doktorla evlendi. Ne tuhaftır ki; İtalyan kocası da ona sadık kalamamıştı. Farklı kadınlarla ilişki yaşamayı seven bir psikiatristti. Bill’in son aşkı ise kendisinden 24 yaş küçük Stephanie Powers’di. Uzun zamandır böyle bir aşk yaşamadığını söylüyordu kurt adam! Ancak böylesi bir ilahın ölümü çok tuhaf ve tek başına olmuştu. 1981 kasım ayında William Holden, California – Santa Monica’daki bir apartman katında 1 şişe votka ve yatakbaşı komodini tarafından çarpılarak öldürüldü. Cesedi apartman görevlileri tarafından yaklaşık üç gün sonra bulunmuştu. Kaderin garip bir cilvesi olarak kavuşamadığı aşkı Audrey Hepburn’da 1993’ de tüm ailesi, eşleri çocukları yanıbaşında olarak; Bill’in öldüğü yaş 63 ünde hayata gözlerini yumdu.

Kimbilir belki de başka bir alemde aynı yaşta yeniden birleştiler.

Dr. Gülin ULUSAN
Dr. Gülin ULUSANgulinulusann@yahoo.com
1/11/1959 da Istanbul'da dünyaya geldi. Baba tarafından da,anne tarafından da eski Istanbullu doktor dedeleri olduğundan ve babası da 1947 Istanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunu olduğundan çocukluğundan itibaren doktorlar arasında büyüyerek,hekim olmayı hayal ederek büyüdü. Yalnız anne tarafından dedesiyle kardeş çocuğu olan İstanbul Edebiyat Fakültesi-Divan Edebiyatı Hocalarından Prof.Dr.Ali Nihat Tarlan'dan etkilenerek orta-lise yıllarında şiir ve kompozisyona merak saldı. Liseler arası Kompozisyon yarışmalarında ödüller aldı. Türkiye'nin siyasi açıdan en karışık dönemlerinde Cerrahpaşa Tıp Fakültesine girdiğinde henüz 16 yaşını yeni bitirmişti.1980 lere kadar devam eden karışık süreç his dünyasında derin yaralar açtı.Zorunlu Hizmet kanunu çıktığında İngiltere'de stajlarının bir bölümünü yapmaktaydı. Mezuniyet diploması için yurda döndü ve ihtisas öncesi 4 yıl zorunlu hizmet yaptı.Sonrasında İstanbul Üniversitesi Kardioloji Enstitüsü ve CTF.de İç Hastalıkları ve Kardioloji Eğitimi aldıktan sonra özel hastane sektöründe uzun süre çalıştı.Bu arada Uzak Doğu geleneksel tıbbına ilgi duyarak İsviçre'de Ayurveda kursu aldı.Halen doğal ve sağlıklı beslenme yöntemleri üzerinde mutfak teknikleri çalışmaktadır.Ayrıca kitap okumak,tarih araştırmak ve sinema sanatı,görsel sanatlar hobileri olduğundan yazmak ve paylaşmak severek keyifle yaptığı hobiler arasındadır.

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.